Can Dündar’ın Atatürk’ün hayatını anlatan belgesel-filmi
Mustafa bugün vizyona giriyor.
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına yetiştirilen film şimdiden gayri-resmi film muamelesi görmeye başladı bile. Önceki gün Dolmabahçe Sarayı’ndaki filmin galasına katılan yıldızlar listesi (Büyükanıt, Sabih Kanadoğlu, Gülben Ergen, Aysun Kayacı gibi bir çeşitlilik)
Mustafa’yı izlemenin kaçılamayacak bir nevi vatan borcu olacağının ilk işaretleri.
Bugün itibarıyla sinemalara doğru ilk, orta ve lise hükmündeki üniversitelerden okul gezilerinin başlayacağını, filmi izlemiş olma zorunluluğunun yeni dönem müfredata gireceğini, DVD’si çıkar çıkmaz her okulun demirbaş listesinde yerini alacağını tahmin etmek de güç değil.
Can Dündar film ile ilgili röportajlarında Atatürk hakkındaki aşamadığımız tabulardan, klişelerden şikâyet ediyor. Ona göre “Mustafa” adı da filmin zaafları, hırsları, kusurları ve yalnızlığı ile insan Atatürk’ü anlatma gayretinin bir göstergesi.
Aslında Atatürk ile ilgili bu tabulardan söz etmek artık ne kadar mümkün bilemiyorum. Resmî tarihi deşifre eden yeni bir tarihçilik anlayışı Türkiye entelektüel hayatına ve iyi tarih bölümlerine uzun yıllardır hâkim zaten. Resmî tarihçilik ise ancak devlet güdümündeki kurumlarda ve bazı taşra üniversitelerinde yaşatılmaya çalışılıyor.
Ayrıca insan Atatürk de artık bize öyle çok da yabancı değil. 90’lardan itibaren yine Can Dündar’ın belgeselleri (
Fikriye,
Sarı Zeybek) sayesinde “insan Atatürk” ile de yakinen tanıştırıldık. Çapkın, çok içen, dans seven, yalnız, hüzünlü Atatürk ile. Hatta bugünkü popüler Kemalizm’in üzerinden tevatür ve rivayetten ibaret o sığ ideolojik tortuyu kazıdığınızda geriye o belgesellerdeki “insan Atatürk” ile kurulan duygusal ilişkiden başka bir şey de kalmayabilir.
Kaşlarını çatmış bizi izleyen Ulu Önder Atatürk’ten sevimli yanaklarını sıkasımız gelen öksüz Mustafa’ya kolay gelmedik tabii.
Yazının devamını okumak için tıklayın.