Çocukluğumun geçtiği köyde yan yana evlerde oturan ve birbirleriyle sürekli kavga eden iki elti vardı. Evleri bize yakındı. Bazen tek eğlencemiz oturup onların bağırışlarını dinlemek olurdu. Çok güzel kavga ederlerdi. Bütün köyün can kulağıyla dinlediği, başladılar diye insanların birbirine telefon açtığı genelde akşamüstü saatlere denk gelen kavgalarda ben hiç sinkaflı küfür duymadım, birbirlerinin ahlaksızlığını ima edecek, rencide edici sözler de.
İki eltinin seviyeyi özenle korumadaki bu titizliklerinin sebebi herhalde köy sessizliğinde onların da bu bağrışmaların herkes tarafından dikkatle izlendiğinin ve dinlendiğinin farkında olmalarıydı.
Zaten kavga da aralarındaki meseleyi köyün hakemliğine taşımaktan başka bir şey de değildi.
Şimdi orijinal adlarını veremeyeceğim. Bizim köyde çok Taraf okunuyor. Kezban ve Sudesu diyeyim siz öyle bilin.
Mahlas tercihimden benim bu kavgada Kezbancı olduğum fark edilmiştir. Zaten bu yazı da Kezban’a bir iade-i itibar yazısıdır. Ayrıca bir ibret-i âlem yazısıdır.
Kezban-Sudesu isimlerinin kimyasından kavganın hem cazgır hem mağdurunun Kezban olduğunu anladınız herhalde.
Hem cazgırlık hem de mağdurluk, kavganın en kötü pozisyonudur. Biz Kezbancılar için bu pozisyonu savunmak da hep güç olmuştur.
Sudesu’nun taktiği aslında gayet basitti: Daha az bağırmak. Bağırma işini Kezban’a bırakmak. Ama köylülerin duyamayacağı bir tonda öyle şeyler söylemek ve bizim görmediğimiz öyle el hareketleri yapmak ki Kezban’ı çıldırtmak, zıvanadan çıkartmak.
Dinlendikleri gerçeğini bütün kavga boyunca farkında olmayı sürdürebilenin kazanacağı bir sinir harbiydi bu kavga. Ve galip tartışmasız Sudesu’ydu
Bizim korunduğunu sandığımız seviye duymadığımız ve görmediğimiz ortamlarda düştükçe düşüyordu. O küfürlerden el kol hareketlerinden haberimiz ise ancak Kezban’ın “Utanmıyor musun bana küfretmeye”, “Yakışıyor mu sana o el hareketi” bağırışları kadardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.