Bu yazıyı yazmaya başladığım dakikalarda PKK’lılar henüz dönmemişti. Onları bekleyen akıbet de henüz belli değildi. Az önce Kandil’den yola çıkan grubun birkaç kere resmi düştü sitelere. O resimlerden birinde güleç yüzlü bir teyze ve müşfik bakışlı beyaz saçlı bir amca da vardı. “PKK’lı teröristler için Kandil’de tören düzenlendi” diyordu site. O teyze, o amca, terörist?
Sanki o teyze aşure tabağı mutfağınızda duran alt komşumuzdu. Sanki o saçları beyazlamış amca dükkânın önünde sigara içen Kürt bakkalımızdı.
O soğuk dağlarda ne işleri vardı bu yaşta? En düzgün taşın en rahat yastık olduğu şartlarda mı aklaşmıştı saçları? Bir devlet için, bir dil için, bir millet için çekilir miydi bu çile? Elinde silah olanın, her an birini öldürebilecek durumda olanın yıllar sonra yüzünde böyle müşfik bir ifade kalabilir miydi?
Hiç anlamamıştım. Ta ki Rize’de okuduğum lisede yan sırama Mardin’den Derbas adlı bir çocuk oturana kadar. Önce adından, sonra anlattıklarından, en sonunda da insanlığından ve vefasından o güne kadar sadece
Anadolu’dan Görünüm programında zorla devlete bağlılık yemini ederken ya da cesetleri yerde yatarken karşıma çıkan Kürtlerin varlığını keşfettim. Derbas dindar bir Kürttü. PKK’lı değildi. Köylerin yakıldığını, fail-i meçhul kelimesini, yaşlı Kürtlerin Türk askerine “asker-i rumi” dediğini ilk ondan duydum. Onunla çok kavga ettim. Ama hakikatin gür sesinin kulaklarımı sağır etmesine çok fazla direnmedim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.