Başbakan’ın Diyarbakır’daki meşhur mitinginin ardından yazı yazmak için eşyalarımı bıraktığım başbakanlık otobüsüne dönmüştüm.
Bilgisayarımı açtım yazıyı yazmaya başladım. Yanlış otobüse bindiğimi fark ettiğimde iş işten çoktan geçmişti.
Bir anda otobüsün içine bakanlar dolmaya başladı. Meğerse gazetecilerin otobüsü değiştirilmiş. Bir anda kendimi neredeyse bakanlar kurulu toplanacak sayıda bakanın bindiği, bölge milletvekillerinin zor bela girebildiği, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bile ayakta kaldığı o otobüsün en önünde oturup yazı yazarken buldum.
“Buyurun siz oturun” dediğim herkes “siz yazınızı yazın” diye kibarlık gösterdi.
Az sonra da zaten Başbakan da geldi. Tam önüme oturup artık profesyonelleştiği, çocuklara oyuncak dağıtma işine girişti.
Biraz mahcubiyet, biraz yazı yetiştirme telaşı ile ancak bir zamanlar TRT’deki Anadolu’dan Görünüm programlarında halka yutturulmaya çalışılan resmî Kürt temsilleriyle ilgili yaptıkları espriler kısmında kulak kesildim tam arkamdaki bakanların konuşmalarına.
Sonra birden bakanlar, parti yöneticilerinin olduğu sohbetin dili değişti. Kürtçe oldu. Diyarbakır’da bir otobüste toplanan Bakanlar Kurulu’nda Kürtçe konuşuluyordu.
O otobüste yazdığım yazıyı Başbakan Diyarbakır’da pek de sürpriz şeyle söylememiş olmasına rağmen, “Aralanan kapıdan barış girecek. Ben ikna oldum” diyerek bitirdim.
O cümleyi yazmama neden olan şey kulaklarımla duyduğum Kürtçe konuşabilen Bakanlar Kurulu’ydu. O andan beridir eğer belaltı vuruşlar olmazsa bu hükümetin Kürt meselesini çözebileceğini düşünüyorum.
En başta dindar, muhafazakâr kalabalıklarla, Kürtleri aynı derecede içine alabilen ve onlara güven veren AK Parti’nin sunduğu sosyolojik şans bu iyi niyetimin sebebi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.