
“2007 yılının Nisan ayının, bir Cumartesi gününde, sokağa çıktığımız zaman tedirgindik. Türkiye siyasi hayatının müzmin hastalığı olan darbe ve muhtıra verme sezonu açılmış, biz bir avuç genç sokaktaydık. Koskoca siyasi liderler ordumuz ne eylerse güzel eyler derken, televizyonlar hayvan belgeselleri gösterirken, bize mi kalmıştı darbeye direnmek? Biz kimdik? Gücümüz yeter miydi kudretinden sual olunmaz ordumuza?
Bugün belki artık mazi gibi duran bu günleri 2010’un son günlerinde ister istemez yeniden hatırladık. Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan gösterileri izlerken umutlandık, her kaybedilen canla parçalandık, her adımda heyecanlandık, her zaferde tezahüratlarımızı eksik etmedik... Ama en çokçası, ayakta alkışladık. Bir yandan kendimizden bir şey bulduk ancak bir yandan bu kadarına cesaret edemezdik demekten kendimizi alamadık.
Şimdi biz onlara katılmak istiyoruz. Devrim hikâyeleri dinlemek istiyoruz. O meydanlarda olanlardan, eline bir taş, sopa, silah almadan ceberrutun önde gidenleri, kanlı diktatörleri devirebilen bu cesur, onurlu, erdemli gençlerden yazdıklarını tarihi dinlemek istiyoruz...
Belki de en mühimi... Öğrendik ki, ecdadımız zamanında birbirinden çok şeyler öğrenmiş. Mısır’da olan reformlar, İstanbul’a emsal teşkil etmiş. Suriyeli aydınlar Istanbul’dakilerin mücadelesine ışık tutmuş. Gelin bir geleneği canlandıralım. Unutulan, yok sayılan... Birbirimize ilham verme, birbirimizden öğrenme, aynı kaderi paylaşma pratiğine devam edelim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.