MHP lideri Devlet Bahçeli dün sürpriz bir basın toplantısı düzenleyerek Meclis açıldığında anayasanın değiştirilmesi çabalarına destek vereceklerini açıkladı. CHP ise 12 Eylül Anayasası’na dokundurtmam pozisyonunu bu saat itibarıyla hâlâ koruyordu. Şimdi karşımızda 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmek isteyen bir MHP, darbe anayasasını vatan toprağını savunuyor azminde savunan bir CHP var.
İşte ‘derin sağı’ konuşmak için elimizde bir sebep daha. Derin sağdan kasıt sadece derin devlet-kontrgerilla-sağ ilişkini ima etmek değildi. Sağın ideolojik kökenlerini de anlama çabasıydı.
Ama kime ne sağdan değil mi? Sağ cahil, gerici, eğitimsiz kitlelerin yanlış bilinci, 80 öncesi için konuşacak olursak sola karşı üretilmiş bir kontrgerilla operasyonundan ibaret değil miydi?
Zaten Türkiye’de entelektüel birikim solda olduğu için entelektüel tartışmalar da doğal olarak sol hakkındadır. Sol da bu kadar çok tartışıldığı için on bin parçaya bölünmüştür. Bu şartlarda kim oturup da sağ üzerinde düşünmek, konuşmak ve tartışmak istesin ki? Hatta sağcılar bile oturup ne yapıp ettikleri üzerinde hiç düşünmüşler midir?
Pazartesi günü nedense çok tepki alan derin sağ yazısında bahsettiğim Milli Mücadelecilik 70’lerde bilimsel sosyalizmin karşısına ‘ilm-i sağ’ı çıkararak sağcılığın ideolojisini yapmayı deniyor. Ama onlar bile sonunda şunu demekten kendilerini alamıyorlar: “Sağcılık diye bir şey yok; bu solcuların bir iftirasıdır.”
Sağcılığın teorisini yapmayı denemiş bir grup, sağ adının bile sol tarafından konulduğunu söylüyor. Yani sağ sadece söylendiği gibi solun negatifi, sola karşı çıkmak için ortaya çıkmış reaksiyon bir hareket değil. Türkiye’de sağ denilen şey, sağcı denilen büyük güruh, esasında solun bir eseridir. Yani Türkiye’de sağı tartışmak da günün sonunda yine solu tartışmak demektir. Solun toplumun büyük bir kesiminde (son seçimlere göre yüzde 80’inde) yarattığı olumsuz algıyı görmek demektir.
Peki 80 öncesinde sol ne yaptı ki pek çoğu yoksul, proleter olan bu kadar insan Ülkü Ocakları’nda, Yeniden Milli Mücadele Hareketleri’nde , Komünizm ile Mücadele Dernekleri’nde onlara karşı ortaya çıktı, derin devlet operasyonlarına alet oldu, silahlara sarıldı?
Kötü insanlar oldukları için mi? Saflıkları yüzünden kontrgerillanın oyununa geldikleri için mi? ABD emperyalizmi öyle istediği için mi? Yoksa ülkücü diye bildiklerimiz mallarına el konmasından korkan gayrimenkul zenginleri, fabrikatörlerden miydi?
Büyük kalabalıkları ülkücü, milliyetçi, milli mücadeleci yapan rasyonel zemin neydi? Kapitalizm sevgisi mi? Adam Smith tutkusu, yoksa liberalizm aşkı mı? Yoksa güzel kafamızı böyle tartışmalarla yormaya değmez, onların hepsi zaten doğuştan faşist miydiler?
Pek çok kişi için o dönem yaşanan acıların tüm bu sorular üzerine sakin ve mantıklı düşünmeyi engelleyecek kadar sıcaklığını koruduğu çok açık. Ama eğer sahiden birileri solu tartışmak, sol bir iktidar seçeneği yaratmak istiyorsa tarihsel materyalist analizleri bırakıp Türkiye’de neden bu kadar büyük kitlelerin sol adını duyduğunda bile tüyleri diken diken oluyor sorusuna bir yanıt vermeleri gerekiyor?
Bu sorunun cevabı da, solun görünür bir seçenek olarak kamusal alanda boy gösterdiği 80’den önceye bir de bu gözle bakmaktan geçiyor. O yıllarda sola kızıp derin devletin operasyonlarına alet olan sağcı hareketlere bakmak.
Korkmayın, böyle bir anlama çabasından meşrulaştırma çıkmaz.
80’den önce Robert Koleji’nde nasıl olup da Hintli Maocu lider Çaru Mazumdar’ın toprak ağalarını orak, tırpan gibi tarım aletleriyle öldürme stratejilerinin taraftar bulduğunu anlamaya çalışmanın kimseye bir zararı olmaz. Hatta bu çaba sol-şiddet meselesinin yarattığı “anarşik solcu” tipinin toplumun derinlerine nasıl da nüfuz ettiğini görmeye yararsa ne kadar da faydalı olur.
Solun din ile kurduğu hasım ilişkisinin büyük kitlelerle sol arasında nasıl bir duvar ördüğünü anlamaktan da kimseye zarar gelmez. Bugün solun demokrasi meselesinde neden çuvalladığını, hâlâ sol önderlerin zihinsel hatlarına arada bir nasıl olup da “Ama siyasi İslam diye bir şey var ve bu dinsel dogmayı devlet yaşamının merkezine yerleştirme yönündeki eğilim Türkiye’de ortadan kalkmış değil” gibi Kemalist radyo frekanslarının takıldığını görmek de “asıl şimdi solun sırası” gibi beylik sloganlardan daha çok kamusal fayda üretecektir, emin olun.
Tabii cesaret edilirse.