Kitabın kapağındaki gerilla kadın, ilk bakışta çocuğunu anaokuldan almaya giden bir anneye benziyor. Türkiye’nin dört bir tarafındaki kitapçı raflarında öylece durması bile eğitici olacak bir kitap Bejan Matur’un Dağın Ardına Bakmak’ı. Kitabın altındaki TİMAŞ damgası, eski PKK’lılarla görüşmelerin bir kısmının daha önce Zaman gazetesinde yayımlanmış olması kapaktaki o kadın gerillayı dağa çıkaran şartların değiştiğini anlatıyor. Ama o hâlâ “Dönmek için daha çok çalışacağız, siz de çalışın” diyor. Onları dağa bağlayan mistik bir bağdan, ölen arkadaşlarına karşı bir sorumluluk duygusundan, neredeyse bir dağ dininden bahsediyor Bejan Matur. Geçen Kurban Bayramı’nın ikinci günü gittiği Kandil’de, 19 yıl önce dağa çıkmasına engel olamadığı arkadaşı Mizgin’le karşılaşmış. Turuncu puantiye çoraplar giyen, papatya sabunu ve kremleri çantalarından eksik olmayan kadınlardan biri Mizgin. Ayaklarında puantiye çoraplar var ama tepelerinde Heronlar dolaşıyor bu kadınların. Ayrılırken “Haydi benimle gel” dediği Mizgin, kulağına eğilerek bir şeyler söylüyor. Umutlanıyor Bejan. Ancak bir şairin inebileceği kadar derinlere inen, siyasi, ajitatif tüm fazla kelamın törpülendiği bu kitapta, ne teröristler ne de kahraman gerillalar var. Kafasından kurşunlar uçarken Sezen Aksu şarkıları dinleyen gerçek insanların hikâyelerini anlatıyor Matur. “Değer miydi”, “Neden hâlâ dağdasın” sorularına iyi bir cevapları olmayan normal insanlarla tanıştırıyor bizi. Kitap için twitter’a biri “Başbakan da okumalı bu kitabı” diye yazmış. Aslında bakarsanız Dağın Ardına Bakmak’ı bu ülkede normal kalmak isteyen herkes okumalı.
***
Kitabın sonunda “Yukarıdan gözlenen bir yeryüzü ve dağlarda silahla dolaşanlar olduğu sürece nasıl aynı uykuyu uyacaktık. Uyuyabilecek miydik” diye soruyorsun. O soruyla başlayalım istersen...
Kendi şiirini okumaktan keyif alan biri değilim. Şiir sessizlikle eş anlamlı sanki. Bir iç ses olarak hayatımda var. Kitaplarıma zorunlu haller dışında dönüp bakmam pek. Ama bu kitapla, buradaki hikâyelerle ilişkim çok farklı oldu. Ağlayarak yazdım bu kitabı. Ağlayarak okuyorum. Çünkü bir travma yaşandığında onu dinleyen insan aynı acıyı yükleniyor. Acı yaşayan bir şey. Bu kadar konuşulmamış, üzeri kapatılmış hikâyeleri açmaya cesaret ediyorsunuz. Bir yarayı açmak, bir yaraya bakmak gibi. Çünkü iyileşmemiş, biz iyileşti sanıp üzerini kapatmışız. Ama duruyor orada. Coğrafyası geniş bir sorun Kürt sorunu. Bu kitabı yapmak için Avrupa’dan Kandil’e altı ayrı ülkeye gittim. Her dönüşte bir parçam daha da zedelenmiş, daha da yaralanmış hissettim. Kandil’den dönerken bu daha da şiddetliydi. Çünkü bir tanıdığım, beraber büyüdüğümüz biri oradaydı.
Büyük bir sürpriz olmuş senin için.
Büyük sürpriz. Aynı köyde doğduğumuz, çocukluk arkadaşı olduğumuz biliniyormuş. Ona haber vermişler. Bana büyük bir şok ve sevinç yaşattı.
Kitapta ayrıntılarına girmemişsin. 19 yıl önce o gece Mizgin dağa gitmeden sana geliyor ve sende kalıyor.
Evet. Ben Ankara Hukuk’ta talebeydim. Bunu yakın arkadaşlarım bilir ama alenen konuşmak benim için hâlâ çok kolay değil. Ankara’da talebeyken bir yıl cezaevinde kaldım.
Niye diye sorsam manasız olur herhalde.
Kürt davası, ne olacak. Çek ve senetten değil tabii.
Kaç yaşındaydın?
19. Ulucanlar’da kaldım. Öncesinde 36 gün Emniyet süreci var. Ankara DAL’da kaldık, yüzlerce genç. Tek suçu Kürt olmak olan. Hepimiz neticede beraat ettik. Ama neyse bunu ileride daha rahat konuşurum belki. Konuşmayı çok istemiyorum, çünkü bir mağduriyet üzerinden kimlik kurmayı istemiyorum. Bana fildişi kulesinden yazıyor diyenlerle bedel yarıştırmayı ahlaki bulmadım hiç. Susmak bana hep anlamlı göründü çünkü şuna inanıyorum; bizi söylemediklerimiz insan yapar. Şiirimde o suskunluğun arka planı fazlasıyla var. Mizgin’e gelince...
Evet ne oldu o gece?
Bana o gecenin detaylarını Mizgin hatırlattı. “Sana gelmiştim. Beni misafir etmiştin” dedi. Ondan kısa bir süre sonra dağa çıkmış. Hissetmiştim aslında. Bir değişim yaşadığı anlaşılıyordu. Bana gideceğini söylemedi. Söylese durdurabilir miydim, bilmiyorum. Zaten dağa gitme kararı alan bir genci ne yapsanız durduramazsınız. Kimyası bile değişiyor. Bir deli kan hali... Bana gelişi herhalde vedalaşmak içindi. Sonra çekip gitmiş. “Nereye gittin” diye sordum. Dersime gitmiş. “Ne düşündün” dedim. Yol boyunca alacağı ismi düşünmüş, hangi kod adı alacağını. Mizgin’de karar kılmış. Mizgin “müjde” demek.
O kadar kararlı yani.
Evet. 19 yıldır dağda. İstatistiklere göre dağda kalma süresi ortalama üç yıl. Ya cezaevine giriyor ya öldürülüyorlar. Mizgin’in kıdemine Kandil de bile şaşırıyorlardı. 19 yıl hayatta kalmayı başarmış. Tabi bu arada pek çok arkadaşı öldürülmüş. Ortak tanıdıklarımız da var; Oruç, Hüseyin...Onun arkadaşları, benim kuzenlerim. Oruç ve Hüseyin’le kardeş gibi büyüdük. Amca çocuklarım. Onları konuşmak benim için hiç kolay değil. Oruç bir kimsesizler mezarlığında başı bedeninden koparılmış halde gömülmüş dendi bize. Hüseyin’in cesedi bir panzerin arkasında sürüklenip parçalandı. Haci Kato Dağı’nda vuruldu. Bütün bunların dilini kurmak kolay değil. Konuşmak iyi gelmiyor. Şiirimde imgeleri var zaten. Hikâyelerini bu kitapta da tam olarak yazmak istemedim. Sadece değindim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.