On birinci Uluslararası İstanbul Bienali yarın başlıyor.
İstanbul’un ve Türkiye kültür-sanat ortamının 20 yılı aşkın geleneği var bu alanda. Sadece bienaller üzerinden baktığımızda tuhaf bir durum söz konusu: Yakın zamana değin sanatçının ölümcül günahı, sanatın en büyük düşmanı olarak görülen politika, artık sanatın olmazsa olmazıdır!
Neden, nasıl gerçekleşti bu değişim, ayrı konu. Son iki bienalin kavramsal çerçevesi, giderek daha da politikleşen sanat anlayışını ortaya koyuyor.
Bir önceki bienal,
Küresel Savaş Çağında İyimserlik çağrısı yapıyordu. 2007’de, savaş durumunda ve sırasında iyimserlik çağrısının da ötesine geçiliyor;
İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli vurgusu yapılıyordu.
Küratörün bildirisi ironi mi-parodi mi tartışmasına yer bırakmayacak derecede açıktı. O, “bienal projesi” ve sanat pratiğini –elbette sergilenecek ürünleri- “bir tür şehir gerillası gibi” roller üstlenecek konumda görüyor.. sanata o işlevi yüklüyordu!
***
Bienal kavramsal çerçevesinin –“kopsept” diyorlarsa da, bence “slogan” daha doğru- içeriği bir yana, söylemin kendisi, doğrudan doğruya politik.
Küresel Savaş Çağında İyimserlik yerine
kötümserlik dense de, durum değişmez. Sanata bir misyon, işlev yüklüyor; güncel, somut hal-durum karşısında sanatın, sanatçının alması gerektiği tavrı, işi, söylemi bildiriyor, vaaz ediyorsunuz.
***
11. Bienal, politik-misyoner söylemde kendinden öncekini her yönden
solluyor. Bu kez rehber, referans sol literatürün en popülerler isimlerinden Bertolt Brecht ve o meşhur –bir o kadar da “meş’um”- soru:
İnsan Neyle Yaşar? Bu kez küresel ekonomik kriz var ve de önce insanın karnının doyması gerek.
Yazının devamını okumak için tıklayın.