Galiba yeryüzündeki ilk adımlarından itibaren erkeğin derdi, tutkusu, takıntısıydı “kadın, şu meçhul”ü keşfetmek.
Erkekler bu tarihsel mesaiden; “meçhul”e takılmaktan, bakmaktan rücu etmiş görünüyor artık. Pes mi ettiler, usandılar mı, yoksa keşif keyfi mi kalmadı, nedir bilinmez. Bedensel, fiziksel serüven sürüyor sürmesine de, düşünsel-zihinsel takıntı dinmiş gibi.
Meçhul, “malum”laştı mı yoksa?
***
Özellikle 1960’lardan beri keşif tutkusunu kadınlar devralmış gibi görünüyor. Kadın kendine bakıyor, kendini anlatıyor. Bu, kendisini asla tartışmayan ve sadece ötekine bakan erkeğe özgü geleneksel keşifçilikten çok daha zengin, çok daha renkli, çok daha derin.
Kadınlar, erkeğin ve onların egemenliğindeki toplumun, dilin, ahlakın, piyasanın kendilerine bakışından yola çıkıyorlar. Ve bütün bunların üzerinden, altından bir aktör, bir özne, keşfedilecek bir dünya olarak kendilerine bakıyorlar.
Feminizmin ilk dönemindeki “bağımsız kimlik” kavgasının bu evrede değiştiği söylenebilir. O çoktan kazanılmış bir kavga. Kimliğin derinliklerini, gizlerini çözmeye, üstündeki tortuları, birikintileri kazıyıp atmaya yönelik söylem, uğraş öne çıkıyor artık. Kuramsal çalışmalar, tartışmalar elbette sürüyor. Ama şimdilerde “kadın kadına sohbet” havası daha baskın, daha yaygın, daha etkin.
1960’lardaki uyanışın temsilcisi Simone de Bovair ise, yüzyıl sonunda onun yerini
Bridget Jones aldı! İlki sorgulayıcıydı, ikincisi onaycı ve oyuncu.
B. Jones’un Günlüğü’nün daha ilk satırlarda söylemi, dili ve en önemlisi de mevzularıyla çok yakından tanıdığımız, aşina olduğumuz kimlik(ler) çıkar karşımıza. Kendini ve yakın çevresini nakleden, bir yanıyla kendiyle barışık, öteki yanıyla kendisiyle ve çevresiyle didişen, gençlikten olgunluğa doğru giden kadının içdökmeleri, arayışları, soruları.
Yazının devamını okumak için tıklayın.