Bazı sözler çekicidir, fiyakalıdır. Denk düşürüp onları arşivden çıkarıp, ‘tak’ diye kullandınız mı lafı bitirirsiniz.
Örneğin, 2 Temmuz Sivas yangını söz konusu olduğunda Adorno’yu anmak böyledir.
“Üstat, “
Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” demiş. Sivas, Madımak, 2 Temmuz da bizim Auschwitz’imizdir” dediğinizde son noktayı koymuş olursunuz.
***
Eda olarak tamam, noktayı koyar, lafı bitirirsiniz. Ama hepsi o kadar. Hayat devam etmektedir bütün barbarlıklarla. Onlarla birlikte ve onlara karşın devam etmektedir hayat.
Yeni bir söz, yeni bir söz dizimi, yeni bir “şiir” kurmak zorunludur varlığı sürdürebilmek için. Barbarlık karşısında utanç ve acıyı aşabilmek için.
***
Türkiye, 1993’ten bu yana 16 yıldır 2 Temmuz’la yüzleşmediği için, yangın-barbarlık hükmünü icra ediyor: O gün orada sadece 37 insan değil, onlarla birlikte bir kültür, bir düşünce ve bunların ifade biçimi olarak
şiir de yakılmıştır çünkü.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta şiir ateşe verilmiş, imha edilmiştir.
Evet, bu yangın umulmuyordu, beklenmiyordu.
Bir kentin ortasında oraya dışarıdan konuk gelmiş 40-50 insanın tepkilerden ürkerek sığındığı otelde gündüz gözü saatlerce kuşatılması, uzuuun ölüm tehditlerinin ardından ateşe verilmesi... kan dondurucu.
Bu, Adorno’nun işaret ettiği Auschwitz toplama kampı kadar somut ve hiçbir mecaza yer vermeyen
yakıcı gerçek. Barbarlık.
Şimdi soru şu: Sivas’ta başka ne oldu?
Biz, Sivas’ta yakılan 37 kişinin yanında asıl neyi yitirdik?
Şiiri yitirdik, dersem, biliyorum, çok kişiye garip gelecek.
Orada yananlar arasında Metin Altıok, Behçet Aysan, Aydoğan Yavaşlı gibi şairler; Asım Bezirci gibi şiire emek vermiş bir araştırmacı-eleştirmen; Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Edibe Sulari, Hasret Gültekin gibi halk ozanları olduğu için yitirmedik şiiri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.