İktidarla ülkenin en büyük medya grubunun “savaş”ı nereden kaynaklanıyor?
Neden bu ülkede iktidar sahipleri, kendilerine şöyle ya da böyle karşı –mesafeli duran yayın organlarını, “bir kısım basın- bir kısım medya” diye ayrıştırır, dışlar; alenen ya da zımnen (“bir kısım”) marjinal, kasıtlı, sapkın ithamında bulunurlar daima?
İktidar karşısında ve onun dışında durmayı başaran yayınlar neden her daim azınlıktadır?
Bu ülke medyası, basını bütün tarihi boyunca anti-komünist, anti-Sovyetik olduğu halde neden bütün iktidarlarla ilişkisinde, o “totaliter, yasakçı, özgürlük ve demokrasi düşmanı” vb. olarak nitelenen rejimi model alır? Neden yazınımız, basınımız, medyamız “yarı resmî yayın organı” rolünü gönüllü olarak, coşkuyla benimser?
Ve son soru: “Bu ülkede güzel şeyler de oluyor” söylemi nerede, neden çıkmıştır?
***
Yanıt için önerim, takvime bakmaktır.
Bugün –11 Eylül- küresel ölçekte tarihsel önem taşıyor. Yedi yıl önce bugün, “İkiz Kuleler”in vurulması, kimilerine göre 21. yüzyılın gerçek başlangıcını oluşturuyordu. Kimilerine göre “Tarihin sonu”, kimilerine göre de “medeniyetler çatışması”nın başlangıcıydı 11 Eylül...
Bunlara ek olarak, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin hayata geçirilmesi olarak nitelendireler de var aynı tarihi. Hangi tanımı veri alırsanız alın, ya da hepsini toplayalım, hiç tartışmasız gerçek olan; İkiz Kuleler’in vurulmasından sonraki dünya (en başta ABD) eskisinden tamamen farklıdır. Belki de George Orwell’in 1984’te çizdiği kara ütopya gerçeklik kazanmıştır: Güvenlik ve denetim her şeyin önünde, üstünde gelmektedir artık.
Öteki yanıyla bakıldığında “İslami” ya da “küresel” sıfatlarıyla anılan “terör” eylemlerine, bunun da İkiz Kuleler’den Pentagon’a dek küresel imparatorluk ABD’nin kalbine yönelmesine gerek yoktur. Michel Foucault’nun söz konusu olaylardan çeyrek yüzyıl kadar önce, dillendirdiği “gözetleme –disiplin- toplumu” tezi, modernliğin 20. yüzyılda geldiği evreyi işaretlemektedir. Hapishanenin Doğuşu kitabında Foucault, Bentham’dan devraldığı “panopticon” modelinin hayatın –ve sistemin- bütünü için geçerli olduğunu öne sürer. Dolayısıyla, evet, yine Orwell’e dönüp “Büyük Birader” her an her yerde... diyebiliriz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.